10 Kasım 2009 Salı

Şah mat!

“Satranç, hayat gibidir!.. Her parçanın kendi işlevi vardır. Bazıları zayıftır, bazıları ise güçlü... Bazıları oyunun başında işe yarar, bazılarıysa sonunda... Aynen hayatta olduğu gibi, satrançta da skor tutulmaz. On parçanı kaybedip, yine de kazanabilirsin oyunu! Satrancın güzelliği budur işte. İşler her an tersine dönebilir.”

Adam Fawer - Olasılıksız

Twitter Killed the Blogger

ve dışarı çıkıp istanbul'un bok gibi havasını ciğerlerime çektim.

09 Kasım 2009 Pazartesi

İzmir vs. nowhere


izmir 2095

İzmir vs. Kıbrıs demiştim, 1 ay dolmadan işe girince olmamıştı. Girmesem de olur muydu bilmiyorum. Tıpkı o zamanın öncesi gibi aylarca yaşanan gitgellerle, İtalya'mı Polonya'mı, birine gittin işte, ama can çekiyor işte diye diye, üstelik domuz bu kez bize de gelmişken yine döndük Anadolu topraklarına. Geçen hafta için Kapadokya planı yapmıştım ve bir kez daha olmamıştı, oranın kaderi o zaten. Neyse, karar alındı. Son anda üşenmemek için de biletler alınacak yakında. Kızlarını biliyoruz, oğlanlarını biliyoruz, bana manzara anlatmayın boyozu merak ediyoruz. Bayramda İzmir'e, neymiş ne değilmiş görmeye. Geliyoruz!

Death Sentence



Kapanış müziğini sonuna kadar dinleten film güzeldir bana göre. İzlenir yani. Tek kişilik ordumuzun soyadı Hume olunca, her şey de olur. Hume sonuçta. Oğlunu kaybeden babanın cinnete girişi, kendini ve her şeyini kaybedişi, kaybedecek neyim kaldı ki'si. Soundtrack iki kere giriyor, tam giriyor.

***

The equation. Sometimes it's... just chaos. That's all there is.

07 Kasım 2009 Cumartesi

Strepsils yok mu lan

Salı sabahı alarm çaldı, uyandım, karşılığında az daha ciğeri çıkartıyordum. Cuma günü yağmur altı halısaha, cumartesi eve dönerken yağmur, pazar maç soğuğu, pazartesi kaloriferlerinin yanmıyor oluşu -buraya döneceğim- toplanınca, öksürdüm bi zahmet. Okula gidene dek bu bir çok kez oldu, öğlen geldiğinde boğazımı kesseler dert değildi. Sonra kalktık geldik eve, yattık, kalktık yine yattık kalktık yine yattık. Arada 2 yıllık mandalina tüketimi ve bir gün içinde 4 günlük uyku. Utanır insan 17 saat uyur mu, o nası horlama. Arada domuzu yedik mi nolur nolmaz bi kontrol ettirelim. Alo, alo. Test yapıyormusunuz, şey için mi, evet şey için. Tabii 24 saat. İn aşağı, şeye gelmiştim ben. Lab kapalı şimdi sağlıklı olmayabilir sabaha kalması tüpün sabah gelin bence. Hıyar demin söylesene. Dön, yat kalk. Uyan öksür ilaç diğer ilaç 4saatte bir 12saatte bir zaman kayması şuur kayması kaç gündür aynaya bakmıyorsun sen ? tipin kayması. Cuma akşamı cinnet noktası, salın ulan beni dışarı. Demek istediğim, haftaiçi hiçbir şey yapmayınca haftasonu gelmiş banane. Ki damağı da yaktığımızdan ne yediğimiz ne içtiğimiz var. Süzüldü çocuk.

Gelelim okul meselesine. Geçmişteki açıklamaları olsun, rektörlüğün çatısına yaptırdığı ışıklı döner atatürk silüeti olsun, atatürk büstünün önündeki asfaltı kırıp fayans döşetmesinden tutup o büstü yeniden yaptırmasına, Atatürk sevgisiyle ölüp biten rektör, Atatürk ilklerinden "h" ile başlayanı unutmuş olacak ki kasım gelmesine rağmen rektörlük haricinde herhangi bir binada hala kaloriferler yanmıyor.

03 Kasım 2009 Salı

Her şey olur

Bütün şeyler ayrı yazılır ama herşey bitişik yazılır gibi bir alıntı kalmış lise2 dershane hocamdan geriye. Baskılar beni yıldıramaz diye bir süre daha ısrar etsem de, ayrı olduğunda diretiyorlar. kafama göre ayırıp barıştırıyorum.

Hemen hepsi farklı sebeplerden, Eskişehir beraberliğinden beri maçlara gitmedim. Orucu da Kadıköy deplasmanıyla bozmaya karar verdim 1-2 maçtan sonra, o kısmet olmadı. İyi ki de olmamış demiyorum, maç sırası ve sonrasında stadda olmayı tercih ederdim, tüm bu süre içinde ortamda tek bir Galatasaraylı olmayan olmamasına rağmen.

Ta evvelki hafta pazar yukarıdaki bahsi geçen maç yeni bitmiş gibi, facebooktan event düşüyor. Bir kaç deste önceki yılların partilerinden biri daha. E dünkü de öyle olacaktı ama, en fazla micheal jackson çaldı. Hayatımda ilk kez oldies partiye gidiyor olmam, onun 70 ler partisi olduğunu yiyeceğim anlamına gelmiyordu. Bilmiyorum şuanda, bir hafta sonra neler olur.

Sonra neden bilmem, E'ile buluşasım geldi. Gel dedim cumartesi moda. Pazar yapsak dedi. Epey hazırlamışım kendimi maça ama, maça gitmek için olabilecek en keyifsiz durumdayım. Herhangi bir sebep olmasızın. İyi diyorum, sakın ekme. Yok diyor imkansız. Ertesi günü cumartesi, hava kötü, hastayım, parti işi iptal oldu. Eh şaşırmadım derken, F arıyor, hadi diyor memolara akşam. Bizde votka var, sen meyvesuyu. Meyvesuyu almaya giriyorum, o mavi şey ne derken Smirnoff North'la tanışıyorum. Hayatta tanışılabilecek en tatlı şeylerden bir tanesi. Marketten çıkarken 1 saat kadar gecikmişim, ve önümden binmem gereken otobüs geçiyor. Hava buz gibi, taksi. Bağlarbaşı. Oha mont giymiş, ohaa içine de uzun kollu giymiş. Ye, iç, F'yi sarhoş et, F'yi ayılt, F'ye kendini izlet, F'yi güldür. O sırada diğeri izin istiyor, "ben bi 5 dakka kavga edebilir miyim?". Et tabi güzel kardeşim.

Biraz gecikmeli eve dönüyorum 2, taksi beklerken koyan yağmur. Son dakikada alınan mont şemsiye görevini üstlenirken, taksi. Karşılıklı 2şer cümlelik dialog 2 kere yarılmamıza neden olduktan sonra, "burdan sağa, şurdan sola" haricinde sessizlik hakim. Radyo bile kapalış. Taksicilerle konuşmayı genelde sevsem de, hemen hemen aynı durumlarda bindiğimden taksiye, aynı muhabbetleri etmekten bir o kadar haz etmiyorum. Bir his, önceleri konuşacaklarımı sonraya saklasaymışım keşke gibi.

Uyanıyorum, daha da uyumak istiyorum esasında ama olmuyor. Mail check, E. "Umarım evden çıkmadın, annemle ilgili bi durum var, gelemiycem kusura bakma." Canın sağolsun, maça gideyim madem. Duş, kahvaltı, laylom, polar, atkı, anahtar, cüzdan, akbil, telefon, gündüz maçı, sonrasında nargile bile olur. Bununla üşümeyecek misin ? Yok yok iyiyim. Otobüs, taban, metrobüs, taban, polis bir, toban, gişe, polis 2, eğitim düşmanı polis 2 ve alt cebimde unuttuğum için kutuyu boylayan marker, avcumun içindeki bozuklar, eski açık, koridor çıkışı, yıldız pankartı, sms, geldim ben. sms, ben burda burdayım. Kimse yok mu lan derken, smirnoff north'un şişeden çıkıp vücud bulmuş hali.

Soğuk, artan soğuk, nonda, ama hala artan soğuk, kewell, beynime geçmiş soğuk. Böylesine üşüdüğüm son maç, yanımda ablamı götürmüş de olsam, kendim gittğim ilk maç. Denizli ve kar. O maçın soğuğunu anlatmak için, elime kaynar çay döktüğümü söylerim sorana. Sormadan söylediğim de oluyor. Ama bu kez o kadar da değil. Yerimi tutar mısın ? Tabii. Taaa en aşağısı, 2 çay lütfen. Çay kalmadı, kahve ? O da olur. Kapak var mı, dökmesem. Yok. Şaşırmadım.

Elde iki bardak kahve olunca, açılmayan yer yok. Baba naber ? oo iyi sen. sağol. Hocam pardon geçebilir miyim ? Üstten 6, 5, 4.sıra. Tek bir damla dökülmemiş olması inanılmaz. Ben şöyle geçebilir... ananı boşluk. aman aman aman. Döküldü mü diyorum, yok bana değil de senin el yandı diyor. Bardağın yarısı dökülmüş zira. Eh bu maçın soğuğunu da böyle anlatırım sorana ve sormayana.

Şeker ister miydin ? 1 tane olsa iyi olur.

Elegy



Tek saniyelik mükemmel sahneleri, replikleri, pianistle kapışabilecek müzikleri, Kiefer Sutherland'e benzeyen Peter Sarsgaard'ı, Terry O'Quinn'e benzeyen Ben Kingsley'si, kategorisinde pek de birilerine benzeme imkanı olmayan Penelope Cruz'uyla Elegy.

***

Yani, bilirsin, hayat hayal edebileceğimizden çok daha büyük sürprizlere gebedir...

01 Kasım 2009 Pazar

Bu ne abi

Ders esnasında camdan gördüğü kocasına "ayyy burkii sen napıyosun burda" diye bağırması, dersi kendisi Türkçe anlatıp öğrenci sunumlarını İngilizce yaptırması ve bu sunumun sonunda "aaay giv yu doksaaaan" diyivermesi, senin hala okumakta olduğun şeyi onun Sorbonne'da bitirmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ama sıçayım öyle Sorbonne'a da.

27 Ekim 2009 Salı

Oda #4

ofiste bayılıp, bundesignde ayılıp, bendeistiyorumdan alınıp, maksat makara olsun.

cards

cards

bob marley football

çekirgenin dürtüklemesi, gittigidiyor, baş köşeye.

23 Ekim 2009 Cuma

Padişahım sen çok yaşa

Dün gece biraz dizi biraz film biraz muhabbet derken, 5 civarı anca yatabiliyorum. 8.30da uyanmam, ardından okula, ardından okuldan çıkıp sirkeciye, ardından taksime gitmem gerekiyor ki yorucu geçecek bir gün demek bu da. 8.30da alarm çalıyor, aynen yatarken planladığım gibi 1 saat ileriye iteliyorum ilk dersi zaten uyuyarak geçireceğim için. 9'da koridorda hayli gürültülü yürüyen bir insanın ayak sesleriyle uyanır gibi oluyorum, ki hiç bitmiyor yürümesi, 9.30a kadar hiç durmadan oluyor bu. Sonra kafama inen bir çekiç balyoz her ne haltsa sesiyle uyanıyorum, aha bu kez savaş çıktı. Balkonun camından salona bakıyorum, pimapenciler gelmiş. Başka gün bulamamışlar. Kapımı açıp koridora çıktığımda, yerde serili çatapat(?)ın verdiği keyif bile yetmiyor, zira o gürültünün üzerine keyfimi yerine getirebilecek pek bir şey yok. Sinirden sakalları kesiyorum, o derece. Laptop ve fotoğraf makinemi alıp dışarı çıkana kadar sakinleşmek için geçirdiğim süre neredeyse bir ders saati olduğundan, bir de üstüne hesapta olmayan bir buluşma, direkt sirkeci. Yalnız semtten henüz çıkmamışken, git gel 2 1.5 şeritlik yolda 3 polis arabası, 15-20 polis. Taşaklı olduğunuz kadar ukalasınız da sınıfından birisi gelecek belli. Uzun uğraşlar sonucu fotoğraf makinesine remote alıp taksime gidiyorum, nargilemi içer tasarım yaparım. Nah yaparım, mouse evde kalmış. 8.30da üsküdarda alacak vereceğim var, saat 1.30, eve dönmemek gibi de bir manyaklık yapıyorum. Sonra da tutulmuş bir boyun ve 6 saat boyunca bitmek bilmeyen nargilenin temiz havaya çıkınca verdiği başağrısı ile otobüse biniyorum. Dikilitaş. Beşiktaş'tan geçiyor değil mi diyorum, hani nolur nolmaz. Geçer diyor, gel. Gidiyorum, o sırada mesaj yazmakla meşgulüm. Kafayı kaldırdığımda 5 dakika sonra, İstanbul'un nerden geliyor bu farklı hava semti nişantaşının ışıkları içindeyim. E babacım beşiktaş ? Dur döncem birazdan. Be gerizekalı Taksim'den Beşiktaş'a gidecek adama desene gümüşsuyundan inmez ama geçer diye. Uzayan yol, üsküdardaki bekleyişin ardından 9.25'te sona eriyor. Kapıyı açıyorum, pimapenciler hala bam güm bam güm. Sakalın geri kalan yarısını kesmeye niyetim yok, sıra sizin böbreklerde. Dur abi diyor biz ne yapalım, kamyon yolda kaldı. Hayırdır ? Camiiye RTE gelmiş, yolu kapatmışlar.